Ferdi Çetin’in Evimizi Böyle Yaktım‘ı üzerine

Ferdi Çetin, yayımlanan ilk kitabı Evimizi Böyle Yaktım’daki öykülerinde çok alışıldık olmayan bir anlatımı güçlü bir biçeme yaslayarak okuyucusuna sundu. Kitaptaki öyküler, insanın herkes ve hiç kimse olduğu, her şey gibi bir nesne olduğu bir karnaval yaratıyor. Karnaval diyorum, çünkü bu kitapta odaklanılması gereken kimlikler ya da kişiler değil. Hatta bazen eyleyen hayvanlar olurken insanların edilgin bırakıldıklarına şahit oluyor okuyucu. (madam arette aretta öyküsü bu duruma bir örnek teşkil edebilir.) Öykülerde öne çıkan kişiler ya da olay olmayınca okuyucunun kurmayı beklediği özdeşleşim gerçekleşmiyor. Çetin de zaten bu özdeşleşimin imkânlarını ortadan kaldırarak evimize farklı bir yerden bakmamızı sağlıyor. Kişiler sürekli birbiriyle yer değiştiriyor ve ortaya bir kimliksizlik şöleni çıkıyor. Bu şölen de insanın dünya üzerindeki yerini sorgulamaya açıyor. 

Bir imge olarak insanın anlam dünyasındaki yerinin karmaşıklığını ve belirsizliğini vurgulayarak insanın ne olduğunu ya da ne olması gerektiğini söylemiyor bu öyküler. Daha çok, insanın ne olmayabileceği üzerine düşünüyor ve olduğunu hep kabul ettiğimiz şeyler’in her an sorgulamaya açık olduğu bir zemin yaratıyor. Modern anlatıda karşımıza bir kahraman çıkar, postmodern anlatıda ise hâlâ kişiler vardır karşımızda. Ferdi Çetin’in öykülerinde ise öne çıkarılan kişiler, onların geçmişi ya da geleceğe bağlanan şu anki hâlleri değil. Kişilerin yaşadıkları dahi sadece o an orada oluyor, böylece olaylar da kişiler kadar uçucu. Olayların uçuculuğu ile kişilerin geçişkenliği anlatının yarattığı hissiyatın güçlenmesini sağlıyor.

Çetin’in öykülerini okurken, okuyucuda bir olayın gerçekleşmesine dair bir beklenti ortaya çıkıyor, fakat bu beklenti tam olarak karşılanmıyor. Onun yerine önceden pek de tahmin edemediğimiz bir akışa kapılıyoruz. Öykünün ancak son cümlesini okuduğumuzda beklentimiz doğrultusunda gerçekleşmeyen olayın genel olarak öykünün akışına hizmet ettiğini görüyoruz.  Öykü, nihayetinde bir gerçekleşemeyişten yola çıkıyor ve kendini tekrar tekrar döngüsel olarak gerçekleştiriyor. Örneğin balkon öyküsünde bir çocuğun annesi balkonda mütemadiyen namaz kılarken annesiyle diyalog kurma, doğrusu cengiz’in kim olduğu ile ilgili bilgi alma çabasını görüyoruz. Anne umursamaz bir şekilde balkonda namaz kılmayı sürdürürken oğlan “sıcak havalar, balkonda namaz kılan annesi ve cengiz üzerine bir hikâye yazmak istiyor”, fakat annesine ulaşması pek mümkün değil. Daha sonra cengiz geliyor; nasıl geldiği anlaşılmayan bir şekilde beliriyor. cengiz’in kim olduğunu bir türlü kavrayamıyor çocuk. cengiz daha sonra kendisi hakkında oğlana bilgi veriyor. cengiz’in verdiği bilgiler de çocuğun cengiz’in kim olduğunu anlamasına yetmiyor. Nihayetinde öykü dönüp dolaşıp cengiz’de düğümleniyor. Bir yandan annesi de namazdan geliyor ve oğlana “dün gece düşümde seni gördüm, diyor, sıcak havalar, cengiz ve benim hakkımda bir hikâye yazıyordun, cengiz kim diye sorup durdun bana, bense hep namaz kıldım,” diyor. Böylece zaman döngüselleşiyor. Yazılmakta olan öykünün de bir rüya olabileceği hissine kapılıyor okuyucu. Bu his, askıda kalan olaylar yazarın yazma sürecine şahit olduğumuz dinamik bir deneyime yol açıyor. Hiçbir öykü aslında tamamlanmış değil, hiçbir karakter aslında olması gerektiği yerde, olmasını beklediğimiz kesinlikte değil. Sonuçta öykü de zaten “oğlan diyor, sıcak havalar, cengiz ve balkonda namaz kılan annem üzerine bir hikâye yazacağım, cengiz kim olsun onu bulamıyorum,” şeklinde sona eriyor. Böylece, öykünün tam olarak biz okurken yazılmakta olduğu, hatta öyküyü bizim yazıyor olduğumuz gibi bir algıya kapılıyoruz.

Öykülerde salt bir imge olarak mevcudiyet gösteren insanın bir yanılsamadan ibaret olduğu kanısına varabiliyor okuyucu. İnsanın yanılsama olduğu noktada da pek çok konuda yanıldığımız gerçeğine varmak mümkün. İnsan kendine güvenli bir yer tesis etmek için bütün gezegeni yakmaya hazırdı. Böyle başladı insanın dünya üzerindeki varlığı. Günümüzde geldiğimiz noktada ise insan artık güvenliğini tesis etmek amacıyla yakıp yıkmıyor, mal varlığının sürekli katlanarak artmakta olmasının teminatı için yakıyor gezegeni. Elbette bu noktada insandan kastettiğimiz toplumun çok küçük bir parçası. Ama her şekilde bu insanların yönettiği uluslararası şirketler gezegeni herkes için yaşanılması zor bir hâle getiriyor. Başkasına, ötekilere hükmedebilmek, onları kontrol edip sömürebilmek adına egemen düşünüş biçimleri varlıklarını sürdürüyorlar. Bu düşünüş biçimlerinin en büyük etki alanına sahip olanı muhtemelen Avrupalı, beyaz, heteroseksüel, omnivor, fiziksel olarak eksiksiz, sağlıklı ve erkek olanın kendini ahlaki olarak üstün, haklı ve yönetmeye doğal bir hakkı varmış gibi görmesi. Bu stereotip yüzyıllarca semavi dinlerden gücünü buldu ve Rönesans’ın, Batı Aydınlanması’nın, Sanayi Devrimi’nin temellerinin atılmasında önemli bir anlayış olarak yer aldı. Buradan yeterli kültürel ve maddi sermayesini oluşturduktan sonra kolonizasyon her zaman biçim değiştirse de varlığını sürdürdü, sürdürüyor.

Ama daha ilginç olan, bu anlayışın yalnızca makro ölçekte tezahür etmiyor oluşu. Mahallemizde komşumuza karşı da benzer temellerden ahlaki üstünlük kurabiliyoruz ya da bizim gibi olmayanların bize yakın yaşamasından rahatsızlık duyabiliyoruz. Ayrıca, erkekinsanın kabulünü içselleştirmek için bu stereotipik özelliklere sahip olmak gerekmiyor. Öteki olan, dışlanan, sömürülen ve haksız bulunanların da bu anlayışı destekleyici kalıp yargıları var. Belki de birlikte yaşamanın önündeki en büyük engellerden biri bu anlayışın sürekli pekiştiriliyor olması. Söz konusu anlayışın hiçbir sorgulamaya tabi tutulmadan kabul edilmesi bana bunun insanlara neredeyse içkin bir şekilde dünyadaki varlığını sürdüren bir mitos olduğunu düşündürtüyor. İşte yanılgımız da belki tam olarak bu. Her an her şeyin değişmekte olduğu bir akış sürüyor evrende. Sahip olduğumuz kimlikler, kendimizi tanımlama biçimlerimiz bizden farklı olana karşı ‘haklı’ ve doğru olduğumuzu göstermek için değil. Özellikle de paylaştığımız bir ev ise bu gezegen. Bu noktada, bildiğimiz insan türünü ve bu insandan kast edilen ağırlıklı anlayışı, yukarıda da bahsetmiş olduğum Avrupalı, beyaz, heteroseksüel erkeğin üstünlüğünü ve insanın gezegendeki diğer canlılar üzerindeki tahakkümünü tartışmaya açan etik ve ontoloji alanlarında güncel olarak çalışılan insan sonrasının kuramcılarından felsefeci Rosi Braidotti’den bir alıntı yapmak istiyorum: “Yaşamsal materyalizmin bir kolu olan insan sonrası kuramı, insanmerkezciliğin kibrine ve insanın aşkın bir kategori olarak ‘’istisna addedilmesine’’ karşı çıkar. Bunun yerine zoe’nin veya insan olmayan vasıflarıyla yaşamın üretken ve içkin kuvvetiyle ittifak içerisindedir. Bu da eleştirel düşünmeyi bir kenara bırakalım, düşünmenin bile ne anlama geldiğine dair ortak anlayışımızın değişmesini gerektirir.” Bu ifade gerçekten kapsayıcı bir canlılık anlayışını vurguluyor. İnsanın kendini üstün tutmasının pek çok farklı yönünün olduğunu ve bunlara biraz kafa yorarsak düşünmenin dahi ne demek olduğundan emin olmadığımızı fark ettiğimiz bir yere gideceğimizi gösteriyor. İşte bu gerçekten de bize yeni bir etik anlayışı geliştirmenin zorunlu olduğunu hatırlatıyor.

Yazarın öykülerde kullandığı biçemle ilgili birkaç şey söyleyecek olursam, diyaloglar dahil bütün anlatım birbirini ardına gelen cümleler hâlinde şiirselliği andırır şeklinde yazılmış. Fakat bu biçimsel anlamda şiirsellik, diğer bir deyişle öykülerin şiir biçiminde yazılmış olması biçemsel bir niyete hizmet ediyor. Bu şiirsel biçimle, diyalogların birbirine karıştığı, kimin neyi söylediği hakkında anlık şüpheler yaratan bir durum ortaya çıkıyor. Öykülerin tamamının adı küçük harfle başlıyor. Hatta yayınevi için uygun olsa Çetin kitabının adını da küçük harflerle yazardı gibime geliyor. Bu kapital olana, belirlenmiş ve Baş-lık olana karşı bir duruş olabilir. Bu tercih, aynı şekilde kitaptaki diğer belirsizlikleri de besliyor. ‘’Büyük şeyler’’ vaat etmiyor bu öyküler. Olduğu gibi olan dünyayı olmadığı gibi göstermiyor. Çoğunluğun dünyayı görme biçimine belki bir şekilde baş kaldırıyor ama bunu da naif bir şekilde yapıyor. Çünkü biliyor ki dünya artık bir authority dünyası değil. Herkesin kendi görme biçimleri, kendi anlatıları ve hikâyeleri var. Yazarın bir diğer önemli biçemsel tercihi, hiçbir öyküde nokta kullanmıyor oluşu. Öykülerdeki döngüsellikten, belirsizlikten ve emniyetsiz/tekinsiz olandan bahsetmiştim. Noktasızlık, bütün bu saydıklarımı besliyor. Biçimsel olarak da anlatıda bir akış yaratıyor. Bir söyleme nokta koymak, anlatı devam ediyor olsa bile ‘’bu böyle, buraya kadar her şey tamam mı?’’ demektir. Buna karşılık hiçbir cümlesinde nokta bulunmayan öykülerde her şey sınırsız bir akış hâlini alıyor ve geriye okuyucunun sürece olan eşliği kalıyor. Bu eşliğin yarattığı ise geleneksel ve modern yazında çok alışık olmadığımız bir deneyim oluyor.

Son olarak, evi içeriden ateşe vermek, insan olmaklığımızla beraber yürüyen bütün bu içimize işlemiş olan grandiyöz sanrılarımızı en açık haliyle görünür kılıyor diyebiliriz. Yazar, benimsediğimiz, sahiplendiğimiz evin, yücelttiğimiz kahramanların ve anlatıların hepsinin pamuk ipliğine bağlı olduğunu okuyucuya sağlam bir biçem/içerik tutarlılığıyla ve didaktik olmayan bir yolla gösteriyor.

Ferdi Çetin, kibritle oynamaktan çekinmeden tekinsiz olanın varlığını hep hissettirerek insani dayanaklarımızın kırılganlığını vurguladığı öykülerinde, içerisi-dışarısı, ev-sokak, gerçek-rüya, insan-hayvan gibi ayrımları silikleştiriyor. Evimizi içeriden yakarak nesnel bulduğumuz dünyaya daha farklı bakabileceğimiz yeni etik ve ontolojik anlayışlara kapı aralıyor.

Posted by:Oralarda Havalar